Skip to content

Hessen eyaletinde İslam din dersi öğretmeni ihtiyacı had safhada

22. Dezember. 2012

http://zaman-online.de/9622/hessen-eyaletinde-islam-din-dersi-ogretmeni-ihtiyaci-had-safhada

 

21.12.2012 15:31

SADECE 22 BAŞVURU GELDİ

Hessen eyaletinde İslam din dersi öğretmeni ihtiyacı had safhada

Almanya’nın Hessen eyaletindeki okullarda 2013-2014 öğretim yılından itibaren İslam dini dersinin okutulması kararının ardından, eyalette din dersi öğretmenine ihtiyaç olduğu bildirildi. İslam dini derslerinin verilmesi kararının uygulama sürecinde Hessen eyalet yönetiminin “muhatap kuruluş”u olan Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) Hessen eyaleti Başkanı Fuat Kurt, çalışmaları ve süreç hakkında bilgi verdi. Kurt, ilk etapta, din derslerinin verileceği okulların belirleneceğini ifade etti.

DİTİB Hessen eyaleti Başkanı Fuat Kurt

İlkokula başlayacak öğrencilerin sayısı belirlendikten sonra her okulda 8 öğrenci esasına uyularak sınıflar oluşturulacağını kaydeden Kurt, “DİTİB camilerindeki rakamlara göre önümüzdeki yıl ilkokula başlayacak 1200 çocuğumuz var. Bu çocuklar Hessen eyaletinin tamamına yayılmış durumda. Biz öğrencilerimizin sayısını Eğitim Bakanlığı’na bildirdik. Hangi adreste kaç çocuğumuzun olduğunu bildiriyoruz, bakanlık da hangi okulların çocuklara yakın olduğunu tespit edecek” dedi.

Bakanlığın öncelikli olarak Hessen eyaletindeki 25 okulda sınıf açmayı planladığını, aslında daha fazla okulda da sınıf açılmasının mümkün olduğunu söyleyen Kurt, din dersi öğretmeni yetersizliği ve alt yapının henüz oturmamış olmasından dolayı başlangıçta fazla sınıf açılamayacağını kaydetti.

MÜFREDAT CEMAATLERLE ORTAK HAZIRLANDI

Önümüzdeki yıl ilkokullarda düzenli olarak okutulacak İslam dini dersinin müfredat çalışmaları hakkında da bilgiler veren Kurt, müfredatın Hessen eyaletindeki tüm Müslüman cemaat temsilcileriyle bir araya gelerek verdikleri ortak kararla hazırlandığı anlattı.

Kurt, cemaat temsilcilerinin, eyalet yönetiminin hangi cemaati muhatap aldığına bakmaksızın, ortak hazırlanacak din dersi müfredatını hep birlikte destekleme kararı alındığını hatırlatarak, bu sayede Almanya’da bir ilke imza atıldığının altını çizdi.

DİN ÖĞRETMENLERİNİN BELİRLENMESİ

Kurt, din dersi verecek öğretmenlerin belirlenmesi konusunda da, “Eğitim Bakanlığı’na bağlı öğretmenlerde Müslüman olma şartı aranıyor. Din dersi vermesi yeterliliği konusunda da DİTİB tarafından oluşturulan komisyonun vereceği onay sonrasında öğretmenlik yapılabilecek” bilgisini verdi. Hessen eyaletinde öğretmen olmasa da çok sayıda üniversite mezunu Türk genci olduğuna dikkati çeken Kurt, bakanlığa verilen sayıları mümkün mertebe yüksek tutmak istediklerini ifade etti.

Bakanlığa bildirilen ihtiyacın fazla olması durumunda üniversite mezunu gençlere de istihdam sağlanabileceğini belirten Kurt, “Bu gençlerimizin İslami alt yapıları yeterli. Sadece pedagojik formasyona ihtiyaçları var. Düşünüyoruz ki, ailelerin taleplerini iletebilirsek, gençlerimize de istihdam sağlayabiliriz” şeklinde konuştu.

Hessen Eğitim Bakanlığı’na şu ana kadar din öğretmenliği için 22 resmi başvuru yapıldığını söyleyen Kurt, bu sayının çok yetersiz olduğunu söyleyerek, “Bu öğretmenlerle henüz temasa geçmiş değiliz. Kendilerine hızlandırılmış bir şekilde din dersi eğitimi verilecek. Giessen Üniversitesi İlahiyat Bölümü bu konuda görevlendirildi” şeklinde konuştu.

Din dersi öğretmeni olmak isteyenlere çağrıda bulunan Kurt, başvuruların DİTİB veya Hessen Eğitim Bakanlığı’na yapılabileceğini ifade etti. Almanya’nın Hessen eyaleti yönetimi, eyalet okullarında 2013-2014 öğretim yılından itibaren İslam dini dersi okutulması kararı almıştı. AA BERLİN

İlgili Konular:  

Şiir okuma denemem: Cemal Safi – Tek Hece: Aşk

22. Dezember. 2012

Şiir Çalışmam: Nasıl Yıkanır

22. Dezember. 2012
Gedicht / Siir

Gedicht / Şiir

Teravihe hangi camiye gidelim?

11. August. 2011

Teravihe hangi camiye gidelim?

Okul tatitiline rast gelen bu seneki Ramazan ayında bir çok Almanyalı Müslüman İslam ülkelerinde tatilde bulunacak, o atmosferi yakından soluyacaklar. İzine gitmeyenler de tatil dönemi olduğu için iftar sofralarını okul veya iş için erken kalkma mecburiyeti olmadan komşularına, eş ve dostlarına açacaklar.

Ramazan’da en önemli dini etkinliklerden biri de teravih namazları ve dolayısıyla bu ibadetin mekanı camiilerdir. Son senelerde gerek hocalardan gerekse cemaatten teravih namazlarına katılımın her geçen sene daha azaldığı, camiilere beklenilen rağbetin olmadığı konusunda yarı şikayetimsi tesbitleri herkes duymuştur. Bunun sebepleri konusunda ciddi bir araştırma yapıldığını tahmin etmek zor. Ama yine de camiilerimizin cazibe merkezi olmamasının belli başlı sebepleri vardır mutlaka. Herkesi kendimiz gibi bilerek olaya yaklaşırsak, hem kendimiz hem de yakın çevremiz üzerinden bu sebeplerin bazılarına ulaşmak mümkün olacaktır.

Genelde kamuda tartışılmak istenmeyen ama gönlü herşeye rağmen camiye bağlı dostların sohbetlerinde hep dile getirilen bir konuyu yazıya dökmüş olmakla belki de problemin hallinde bir adım atılmasına vesile olabiliriz. Konuyu değerlendirirken herhangi bir cemaat yeliğimizin olmadığını, herkese gönülden aynı yakınlıkta olduğumuzu, yapılan değerlendirmelerin ise herkesin tesbit edebileceği somut konular olduğunu yazının okunmasını ve ciddiye alınmasını sağlamak açısından vurgulamak isteriz.

1. İş ve okul saatleri

İçinde yaşadığımız Alman toplumu herşeye rağmen Hıristiyanlığın etkisinde bir toplumdur ve sanayinin insan hayatına en hakim olduğu ülkelerden biridir. Toplum ve hayat şartları da buna göre oluşur veya zamanla bu sanayi toplumunun gereklerine uyum sağlar. Tatil kutsal gün Pazardır, eğlence, sosyal hayat ve aktiviteler iş saatlerinden arta kalan zamanlarda mesela haftasonlarında zirve yapar. Bu belirleyici dış şartlara dinimiz başka olsa bile uymamamız mümkün değildir. Ev gezmelerimizi bizim de hafta sonlarına, sosyal aktivitilerimizi hatta camii sohbet ve vaazlarımızı da Pazar gününe kaydırmak zorunda kalmış olmamız bunun bariz örneklerindendir. Bunu o kadar kanıksamışız ki, ayarlamaları buna göre yaparken farkına bile varmayız, rahatsız bile olmayız. Bu nedenle iş ve okul günlerinde çoluk çocuk şen şakrak teravihlerden mahrum kalabiliyoruz. Bu malesef çok geniş bir müdahil alanı olduğu için aşabileceğimiz bir problem gibi görünmemektedir. Ama tatil günlerinde de teravihler eskisi gibi canlı değilse bunun başka sebepleri olsa gerektir.

2. Camiilerin çevre düzeni ve yeri

Son dönemde yapılan bir çok camiinin aksine eskiden kalma camiilerimizin yerleri malum; dar mekanlara, sokak aralarına sıkışmış, park yerleri ve çevre düzenlemesi olmayan gecekondu türü, arabayla gitmeye çoğu zaman uygun olmayan yerler. Geç saatlerde kamu ulaşım taşıtlarının seyrek çalışması da, çalışsa da o saatlerde ailece ulaşıma uygun olmaması ayrı bir olumsuz etken olarak kendini hissettirmektedir.

Bu problemi teravihlere ailece gidilen öncesinde ve sonrasında sosyal etkinlik ve sohbetlerin yapılabileceği, otoparkların da olduğu mekanlar oluşturarak çözmek mümkündür. Ertesi günü tatil olan günlerinde bu konuda camii yönetimlerinin çözümler geliştirmesi gerekiyor. Buna uygun camiiler inşa edilmesi, mimarisine bu tür unsurların katılması, camii mimarları için minare ve kubbeden daha fazla kafa yormaları gereken bir konudur.

3. Camilerin estetiği

İslam dini temizliğe başka dinlere göre son derece önem vermiş, namaz gibi en önemli ibadetin kabulunu bu temizlik şartına bağlamıştır. İçimize sinmiş, yerleşmiş bu temizlik anlayışı hangi ırktan olursa olsun Anadolu insanında daha bariz bir şekilde kendini göstermiştir, bir alan hariç: tuvaletler. Konumuz camii olduğu için bizim için önemli olan tabiiki camii tuvaletleri ve abdest alma yerleri. Binlerce kişinin girdiği otoyol tuvaletleri ve istasyon tuvaletleri tertemiz iken Köln’deki bazı camiilerimizin bu açıdan durumu içler acısıdır. Köln’deki bazı camilere abdestiniz yoksa gitmeyin tavsiyesi yapılsa yeridir. Hz. Peygamberin tuvalete girerken ‘Allahım, küçük ve büyük kirlerden sana sığınırım’ duası böylesi yerlere girerken insanın zihninde canlanır ve manasını bulur. Eğreti taharet hortumları, diz boyu necaset sıçrama tehlikesi, pis lavabolar, kağıtsız tuvaletler, kirli aynalar ve musluklar. Sanırsınız buraları – inşa eden demiyelim de – yapan insanlar eskiden estetik ve sanatta o harikalar yaratmış insanların torunları değildir. Sanırsınız mesela Köln şehrinde ölmüşleri hayra muhtaç bir tane zengin Müslüman yoktur da hayrına bir tuvalet yaptırsın ve temizlik için gerekli olan akarını da ayarlasın. Bunlar terkedilmiş mekanlar değil, koskoca teşkilatlara bağlı camiilerdir. Ne Dernek Başkanı, ne Bölge Başkanı/Temsilcisi kendine vazife çıkarır ne de Genel Başkan. Bu konu daha çok su götüreceğinden konuyu yeniden değinmek üzere noktalayalım.

4. Vaaz ve sohbetler

Televizyon Hocaları denilen olgu hemen tüm kanallarda kendini gösterdiğinden beri gerek ses düzeni ve görüntü, gerekse konu işlenişi açısından onlarla aşık atacak kanlı canlı cami Hocası bulmak zorlaştı haliyle. Rating nelere kadirmiş meğer. Oysa hayırda yarış ve gelen cemaata en güzeli sunmak Hocaların en önemli görevlerinden biridir. Cuma hutbesine hazırlıksız çıkan Hocalar bir yana, göstermek ister gibi netbookundan vaaz yapan Hocalar da bu sefer diğer uçtan göz tırmalar. Oysaki ekrandan okumak ve ona güvenmek ne büyük hatadır, basılı kağıt gibisi yoktur. Belki de vaazlar da artık internetten kopyele yapıştır şeklinde hazırlanıyordur da ondan bu usul tercih ediliyordur.

5. Kulak zevki ve dini musiki

Musiki etkeni dini hissiyatın harekete geçirilmesinde çok önemlidir. Hz. Peygamberin sesi güzel ve yanık olan Bilal’i seçmesindeki birçok hikmetten biri de budur. Bizim Almanya camiilerinde bu durum da içler acısıdır. Müezzin kadrolu değildir, tamam ama bir Allah’ın kulu çıkıp da ezan heveslilerini kısa bir kurstan geçirip sesi ve müzik kabiliyeti olanlara ezan okuma icazeti vermeyi, ezan okumayı ve müezzinlik yapmayı bu şarta bağlamayı düşünmedi mi? Hamburg Ateşesi Dr. Ömer Yılmaz’ın bu konudaki gayreti burada anılmaya değer ve takdire şayandır. Yılın Dine Hizmet Ödülüne – böyle bir ödül yok biliyorum – layık görülse yeridir. Müezzinden vazgeçtik, onun en azından namazı bozma ihtimali yok. Konusu gelmişken, ya alıştırma olsun diye sabi çocukların Cuma hutbesine çıkarılması ve Cuma namazı kıldırmasına ne diyelim. Sesi bile kalınlaşmamış bir çocuktan ‘muhterem cemaat’ diye başlayan nasihatler dinlemenin sıkıntısına mı yanasınız, kıraatındaki hatalardan dolayı namazınızın şüpheye girmesine mi yanasınız bilinmez. Olgunlaştırmadan alelacele minbere çıkarmanın bizim anlayamadığımız hikmeti ne ola acaba?

Ses düzeni de bu konuya girdiğinden burada dile getirmemiz gerekir. Kim müslümanlara gerici demiş bilmiyorum, yeni çıkan teknik imkanları ibadet mekanlarına taşımak konusunda müslümanlardan hızlısı yoktur belki. Zaten tok sesli imam bir sıra cemaate bile mikrofonsuz namaz kıldırmaz. Önde duran İmamın sesi arkanızdan gelir ve o olmazsa olmaz hoparlör patlaması özellikle Cuma namazında gerçekleşir, Konser hoparlörleri gibi devasa kara kutulara mihraptan başlayan kara kara kablolar caminin bir ucundan diğer ucuna uzanır ve İmam secdeye gittiğinde kimi zaman bir cızırtı kimi zaman bir gürleme gibi ses sizi namazınızdan alır götürür. Olayı tekniğe boğmanın son noktası, Vaiz ve İmamları gerekli eğitimden geçirmek yerine merkezi vaaz sistemi kolaycılığına kaçmak istemektir. Bu uygulamayı getirmek isteyen çatı kuruluşları olduğu duyumları inşallah doğru çıkmaz. Bu cemaati camiden uzaklaştırmanın en son aşaması olacaktır.

Camii ve onun etrafındaki işleri çekip çevirmek tabii ki kolay değildir ve sorumluluk gerektiren bir iştir. Almanya’da bu konu farz-ı kifaye hükmündedir. Birilerinin mutlaka yapması gerekir. Ben bunu yaparım diye bu zor işin altına elini koyup da alnının akıyla çıkmamak veya onun için gerekli cehdi sarfetmemek dernek başkanından yukarıya doğru genel başkana kadar herkesi genişleyen daireler şeklinde kapsar ve büyük vebal yükler. Camiiler ve ona bağlı yerler, en azından kuruluşların genel merkezlerindeki başkanın tuvaleti ve bürosu kadar temiz olmadıktan sonra hiç kimse çıkıp görevini layıkıyla yerine getirdiğini söylemese daha iyi olur.

Yazının başındaki soru, yani teravihe hangi camiye gidelim sorusu aslında camiilerin durumu hakkında bir yazıya giriş mahiyetinde olsa da yine de cevapsız kalmaması gereken bir sorudur.  Şöyle desek yanlış olmaz sanırız: Abdestiniz yoksa tuvaletleri temiz camiileri tercih edin, Hocanın / İmamın – ‘Din Görevlisi’ ne kaba ve kuru, ne paşa eli değmiş gibi duran bir tabirdir – teravihleri yavaş kıldırmasına, sohbetlerinin hazırlıklı ve içerikli olmasına, Müezzin ve İmamın temiz bir kıraat ve makamı olmasına, ses düzeninin orantılı olmasına, ailece gidilecek gibi olmasına dikkat ediniz.

Camiide estetik, sadelik ve temizlik açısından en güzel dengeyi Köln’de Boşnaklara ait Hüsrev Bey Camiinde bulabilirsiniz.

Bütün bunları aşıp da ‘Müminlerle beraber Allah karşısında el-pençe-divan durmak, onların maneviyatından istifade etmek bana yeter, bu anlatılanlar önemsiz ayrıntı’ diyorsanız, elleri öpülecek birisiniz demektir, dualarınızdan fakiri mahrum etmeyiniz.

Yusuf’un Zindanlarından

11. Februar. 2011

Yusuf’un Zindanlarından

– I –

Ben bir Yakub idim kendi halinde
Mevlanın kelamı vardı dilimde
Kaybettim Yusuf’um Kenan ilinde
Ağlar Yakup ağlar Yusuf’um nerde
Gitti de gelmedi vah yavrum nerde

Yusuf, bir narin çocuk ellerinde Kenan illerinin kır çiçeklerinin kokusu. Saçları kaşları kömür karası, gözleri, sözleri yıldız yıldız, gülünce dişleri inci mercan, babası Yakub’un gözbebeği, gözlerinin sevinci, göz nuru, bir tanesi, ikinci hanımından olan ilk çocuğu. Ciğerparesi. Gömleğine, elbiselerine sinen kokusu sihirliymiş gibi etkili, ruha şifa, gözlere ilaç.

Yusuf, Yakub’un hikmet ve sevgisinin ışıltısının güneş, ay ve yıldızlardan daha parlak yansıması. Seçilmiş / ‘mustafa’ olmak herhalinde ayan beyan olduğu için Yakub’un özene bezene kolladığı, gözettiği, eğittiği oğlu. Alnı peygamberlik nurunun bir sonraki yansımasına mekan. Gündüzün Yakub’un hikmet-i baliğasından beslenen ruhu, geceleri alemler arasında gezmekte, kainat kendisine diz çöktürülmekte. Küçük yaşlardan itibaren Peygamberliğin, gaybten sadık ve doğru haberlerin sembollerini rüyasında görmeye başlayan duru dimağ. Güneş, ay ve bir dolu yıldız kendisine itaat ettirilmiş, emrine ram edilmiş gören küçücük gövdesindeki iç aleminden sonsuzlukların fışkırdığı çocuk. Babasının bu haberi duyar duymaz ‘aman ha aman kardeşlerine anlatma sana bir kötülük yaparlar’ diye, kendi sülbünden insanlardan korumaya çalıştığı altın ruh.

Yusuf, kin bilmez, kin gütmez. Babasının kendine beslediği çok muhabbetin tez ayrılık getirdiğinin canlı tanığı.

Yusuf kin oklarının hedefinde, hased ve kıskançlığın, çekememezlik girdabının orta yerinde. Abileri Yusuf’a verilen nimetin kıskançlığını kardeşleri de olsa kanla gidermeye çalışacak kadar duygusuz, babalarının ona muhabbetini çok görecek ama ardındaki hikmeti göremeyecek kadar gözleri kanla bürülü. Koca koca adamların kendilerine utanmadan seçtikleri ufacık tefecik düşman. Akılları ve gönülleri kararmış aynı babadan kardeşlerin kurbanı Yusuf. Gel derler güvenir gider, kal derler kaygısız kuşkusuz kalır.

Yusuf  hile kurbanı, kanların gölgesinde. Herkesi kendi gibi bilen, vurana elsiz, sövene dilsiz, saf ve temiz. Yakup oynasın yesin içsin diye emanet etti abilerine.Abiler öldürmek istediler önce, sonra da ıssız kuyularda ölüme yada uzaklara götürülmeye bıraktılar. Sızlarsa vicdanımız tevbe ederiz dediler, sıkılmadan.

Yusuf’u götürdüler ölüm kastine
Attılar kuyuya başı üstüne
İhlas ile çıktı suyun üstüne
Ağlar Yakub ağlar Yusuf’um deyu
Gitti de gelmedi vah yavrum deyu

Yusuf soğuk çöl gecelerinde kuyunun karanlıklarında ilk medresesini tanıyan ilahi hikmet ve sabır talebesi. Bu karanlıkların içinde başına gelenlere bir anlam veremediği, kimsesiz, korumasız, yapayalnız kaldığı, ana-baba özlemini çocuk kalbinde en ağır şekilde hissettiği anda, bütün dünyanın başına yıkılır gibi olduğu sıkıntılar içinde payelerin ve teveccühlerin en güzeli, tesellilerin en güveniliri imdadına yetişti ve ilk vahyini aldı: ‘Merak etme sen onlara bu yaptıklarını anlatacaksın.’ Hem de ne anlatmak; Allah vaad ederse öyle eder, her vaad aynen tahakkuk eder.

Yusuf artık karanlıklardan nurun merkezine ışınlanmış gibi, Yusuf artık vahiy nurlarından oluşan tahtın en tepesinde ferah gönlü, mutlu gözüyle zaman ve mekan ufuklarını geçmekte. Abileri ise hala düzen kurmakta yalanla dolanla sevgi kazanma derdindeler. Yusuf’un kana buladıkları gömleği ellerinde kayadan katı kalplerini kanlı dillerine buladılar, suçu masum kurda kuşa attılar. Yemin billah ettiler, kurd kaptı dediler, Yakup bildi, gördü, hissetti yalanı, elinde birşey yoktu, ispatı güçtü, hikmet-i ilahi, peygamberlik bile yetmedi hakikatın o an ortaya çıkmasına.

Cem olup geldiler Kenan’ın kurdu
Biz yemedik diye içtiler andı
Yakub’un feryadı arşa dayandı
Ağlar Yakub ağlar Yusuf’um deyu
Gitti de gelmedi vah yavrum deyu

Yusuf bir yola koyuldu, karanlıklar, elleri kanlı bıçaklı kadınlar, yırtık gömlekler, kıskançlıktan düşmanlıklar, cazibesinden düşmanlıklar onu bekliyordu. Yakup hasretle onu bekliyordu.

Yardim konvoyu ve israil askeri cikarmasi hakkinda kisa bir yorum

1. Juni. 2010

Basbakan dahil bir cok zevat haykirdi, makami ve mevkii el verdigi kadar. Ama yardim gemilerine Türk Deniz Kuvvetleri gemileriyle refakat etmek mümkün degilmiydi Akdeniz’de? En azindan Israil deniz sahanligina kadar. Devlet erkaninin aciklamasi ve yaptiklari ne sis yansin ne kebap. Bu isin de arkasina düsülmez. En cok yaralilar tutuklular vs. geri alinir, bir zaman sonra da büyükelci yeniden görevine baslar.

Yalniz barbarligi belli olan bir gürüha karsi böyle bir eyleme coluk cocuk kadinlari götürmek ne derece mantiklidir diye düsünmek lazim.

Pasif direnis ise tam pasif olmaliydi. Gemiye cikanlara karsi en ufak bir direnis gösterilmemeliydi, belki ciceklerle karsilanmaliydilarki indirme yapan askerler ne yapacagini sasirsin. Yok direneceksen hazirlikli gideceksin. Bayrak ve pankrat sopalariyla konserve atarak degil. Ama böylesi bir hazirlik da baris söylemine ters düserdi. Cesaret ve hamiyyet faktörü hayli yüksek olan ve ahirete tealluk eden niyetten sevap yönü bir tarafa, bu yardim eylemi dünyevi yönüyle malesef amacina ulasmadi.

* Gedanken über eine demokratisch gewählte Vetretung für Deutschlands Muslime – Von Sami Alphan, Köln | Erschienen am 06.07.2005

24. März. 2010

„Die Debatte“: Wie soll sich der Islam zukünftig in Deutschland organisieren?
Erschienen in http://www.islamische-zeitung.de vom 06.07.2005

Gedanken über eine demokratisch gewählte Vertretung für Deutschlands Muslime – Von Sami Alphan, Köln

Frankreich und Belgien haben ihre Ansprechpartner für die Muslime ihrer Länder wählen lassen . In Zukunft werden in islamischen Fragen diese gewählten Mitglieder der Räte nun die Muslime vertreten. Ähnlich wird es auch in Österreich gehandhabt, wobei dies auf das so genannte Islamgesetz vom 15. Juli 1912 zurückgeht, das die Interessen der dort ansässigen Muslimen wahrt. In Belgien wurde nach der Ölkrise im Jahre 1974 der Islam offiziell als Religion anerkannt, womit Belgien gegenüber den Ölstaaten eine Sympathiebotschaft schickte. Frankreich kam als Nachzügler und rief solch ein Institut nach den Ereignissen nach 11. September ins Leben.

Es ist eigentlich auch das ideale Modell für all die übrigen europäischen Länder, insbesondere Deutschland, in denen eine nicht unwesentliche Anzahl von Muslimen lebt und inzwischen dort heimisch geworden ist. Ein solcher Schritt würde sowohl für Deutschlands Muslime als auch für den deutschen Staat nur Vorteile bringen. Jahrelang trauerten beide Seiten über das gestörte Verhältnis zwischen Staat und Muslimen. Es gebe keine gemeinsamen Ansprechpartner, hieß es einerseits; man werde nicht gehört und nicht gefragt, wenn es um islamische Angelegenheiten geht, beklagte die andere Seite. Mühselig entstandene Räte, und daneben ebenso große Organisationen, die in keinem Rat Mitglied sind, versuchen hierzulande, für Muslime zu sprechen. Nicht selten scheitern wichtige Projekte an Vereinsmeiereien jener Vorstände, die für das Allgemeinwohl der Muslime ihre Interessen aufzuopfern nicht bereit sind. Lorbeeren bekam manchmal dieser oder jener Rat oder Organisation je nach politischer Lage des Landes verteilt, aber auch auf Abruf fallengelassen, sodass im Endeffekt die Leidtragenden die breite Gemeinschaft der Muslime samt derjenigen waren, die zwar in keinem Verein Mitglied sind, aber dennoch ihre Bindung zum Koran und Islam offenkundig sehen. Durch demokratisch und freiheitlich organisierte Wahlen würden die Muslime ihre Vertreter in Deutschland selbst wählen. Wer die Sache des muslimischen Lebens ernst nimmt und mehr Mitglieder mobilisieren kann, wird dann eben auch mehr Stimmrecht in solch einem Rat finden.

Einer der Gründe, warum die deutsche Politik in diesem Punkte zögerlich handelt, könnte wohl sein, dass sie nach den Wahlen als Vertreter der Muslime Gesichter sehen könnten, die ihnen nicht angenehm sind. Daher muss der Staat vor solch einer Wahl die Lösung jener Frage finden und somit für klare Verhältnisse sorgen: Was ist mit den als verfassungsfeindlich eingestuften Organisationen? Inwieweit sind sie verfassungsfeindlich? Wer oder was macht sie verfassungsfeindlich? Oder werden sie instrumentalisiert? Einzelne Personen, die zeitweise mit solch einer Organisation sympathisiert haben, werden bestraft, indem man ihnen die deutsche Staatsbürgerschaft verweigert, andererseits darf die Organisation selbst weiterhin bestehen bleiben. Wird dieses Paradox etwa damit rechtfertigt, dass einzelne Personen sich nicht so wehren können, wie eine große Organisation? Die Existenz einiger Millionen Muslime kann auf die Dauer nicht ignoriert werden, und es darf bei wichtigen Entscheidungen, die das muslimische Leben betreffen, nicht über sie hinweggesehen werden. Die Muslime müssen mit entscheiden, wenn es um sie und ihre Belange geht. Ein demokratisch-aufklärerisches Grundgesetz, auf das man immer stolz ist und hinweist, setzt dies voraus. Also „sapere aude!“, demokratisches Deutschland.